The man thinks,
The horse thinks,
The sheep thinks,
The cow thinks,
The dog thinks.
The fish doesn't think.
The fish is mute.
Expressionless.
The fish doesn't think,
Because the fish knows Everything.



çok şey anlatmak istiyorum fakat anlatmaya başlamadan önce şöyle bir bakıyorum ki hepsi saçma geliveriyor.
ama hergün deliler gibi satırlarca gereksizliklerimi yeni arkadasıma anlatıyorum. hem de hiç düşünüp tartmadan.
bir de sonbaharda değil miyiz biz? bu odamın camından gördüğüm park neden bu kadar yeşillenmiş ki? yazın solmuş bitmiş çimler bile daha gür olarak cıkmış. hava bu kadar serin olmasa cıkıp orada uzanırdım. belki yorganımı alıp cıkarsam üşümem ama ıslaktır çimler şimdi. bir de ağaçların cinsinden midir nedir diyecegim sarı yaprak yok etrafta. neyse belki kasımda etraf turuncu ve sarı renklere bürünür diyerek beklemedeyim.
belki de biraz daha uyumalıyım.
başım ağrıyor. ama iyiyim sanırım yani düşünmeye fırsatım olmuyor bile.

peki ya sen?
bir de
bugün beni gökhan diye birisi aradı.
zorla bana kendini hatırlatmaya calıstı ama işin ilginci sadece askerde oldugunu dedi. okuldan mısın nerdensin arkadas dediğimde deli gibi güldü. neyse şimdi trafikteyim sonra ararım dedi.
mal herif madem trafiktesin niye aradın?
sonra da msj attı. kusura bakma yanlış numara olmuş. tesadüf bu ya isim benzerliği olmuş.
ben de malım ya yedim zaten.
bu da böyle bir anımdı işte.
saçmalamayı da çok seviyorum.
bugün dayanamadım ve Açlık Oyunları'nın ikinci kitabı Ateşi Yakalamak isimli kitabı aldım. yanında da iki tane çizgiroman aldım. sanırım bu çizgi roman olayını yeniden popüler hale getirmek istediler ama baktılar en hızlı sekilde nasıl yapabiliriz dediler ve en sonunda karar verdiler ki klasikleri alıp çizgi roman yapalım. klasik nedir? her zaman okunan ama hiç okunmayan yada okunmak istenilen ama okurken insanı sıkan falan filan. zaten sanırım manga tarzında çizimleri olanların arkasında mı ne öyle birşeyler yazıyordu lakin manga tarzında olanlardan almadım. neden bilmiyorum. aslında onların da çizimleri fena değildi. belki de bir an için aklımdan çıkmıştır. yani bu aralar yapıyorum öyle şeyler. hatta çok rezil şeyler yapabiliyorum. mesela fermuarımı çekmeden cıkmak ve üstüne üstlük 3saat öyle etrafta dolanmak. ne büyük utanç. bana ne oluyor bilmiyorum. herneyse.
muhtemelen cok yavas okuyacagım özellikle de ateşi yakalamak isimli kitabı iki aya bile bitirebilirim. yolda giderken okumak için aldım fakat yolda hep uykum geliyor zaten. neyse bakarım artık.
ama çizgi romanları okumak daha kolay olacaktır gibime geliyor ya bakalım.
bu arada aslında geçen hafta izlediğim Suretler isimli filmden bahsedecektim ama bir türlü fırsatım olmadı. burada bahsedecek değilim ama film fena değil hani. iyi sahneler vardı demekle yetiniyorum.
ve hede ve hödö ve hüdü falan filan...
.

resmen kendime yabancılaşıp, uzaklaşıyorum. beni ben yapanlardan...
bir de tahammülsüzlüğüm artıyor. ve iyice yabanileşiyor muyum yapmacıklaşıyor muyum ne oluyorsa oluyor işte birşeyler. ve ben bu durumdan hiç memnun değilim.
az tipe bak ya. bacaklara, sol ele, bakışlara, elbiseye bak...


ben ne yaptıgımı bilmiyorum. otomatiğe geçtim.


.

bazen her şey boş geliyor. yani ne bileyim işte.
birşeyler yazıp yazıp geri vazgeçe basıyorum.
birşeylerin planını yapıp cok güzel olacak diyip sonra da son dakikada vazgeçiyorum.
vazgeçmesem şimdikinden farklı olan ne olurdu ki?
alnıma yazılan kaderimi ne değiştirebilir?
tamam tamam saçma sapan konuşmaya başladım ama cidden yorgunum fakat uykum yok. yada şöyle diyeyim: uyumak istemiyorum.
tüm gün deli gibi çalıştım. yemin ediyorum çalıştım! hatta akşam 6bucugu gecmişti ben işten cıktığımda.
kocaman bir aferin bana değil mi? işten gec cıkıp çok çalıştığım için.
peki ya sonra?
ufff.
uykum gelse de uyusam kalsam sonra sabah olsa sonra hiçbirşey düşünmeden otomatiğe bağlamış şekilde işe gitsem ve öylece gün bitse de akşam olsa da eve gelsem de sonra yine uyusam da...
düşünmeye fırsatım olmasa. böylece hiçbirşey düşünmeşem. yada ne bileyim yukarıdaki gibi genel geçer şeyleri sadece düşünsem.
biz kimiz? nereden geldik? nereye gidiyoruz? hede ve hödö ve yine hede.
amaaaaaan.
yarın ben ne giyineceğim ya?
asıl önemli soru buydu sanırım.
o değil de ben neden müzik dinlemiyorum ki? ne zaman durdurmuşum hatırlamıyorum bile.
bir de bir ara mavi akbil almak istiyorum.
herneyse işte.

yandaki fotoğraf mı? geçen yıl bu zamanlardı sanırım taksimde tömerin hemen ilerisindeki bir ikinci el ürünler satan bir dükkanın vitrini çekmiştim. bu da onun bir parçası işte.
hadi gece cıkan birisi değilim ama gündüz bile taksime gidemez oldum.
haftasonu gidip asmalıda kahvaltı etmek istiyorum. simla duy sesimi. :|
döpiyes olup çıkmayacağım. kararlıyım. o yüzden bugün çıkıp alışveriş yapacagım yani kendimce bir kılık kıyafet uyarlaması yapıp döpiyes giymeme gerek kalmıyacak şekilde...
zaten kendimi de o halde düşünemiyorum.
ve çok yorgunum. Bir yıldır evde yata yata nasıl hamlaşımım belli değil. ve daha çok da yorulacagım. ama bu sırada dediğim gibi kitap okuyamıyacagım. müzik dinleyebilmek için şu zımbırtının ara kablosundan bulmam gerek. yolda radyo çekilmiyormuş. bunu anladım.
bir de keşke evimizin ayrı bir banyosu daha olsa böyle hamam tarzında hani. heryer mermerden kurnalı ve göbek taşlı...
bir de böyle güçlü kuvvetli bir kadın masör olsa hem kese atsa hem de masaj yapsa...
uzun bir süre herhangi bir konu hakkında yazamıyacağım. muhtemelen cogu blogu cok geriden tkip edebilecegim.
uzun bir süre düzenli olarak ne kitap okuyabileceğim ne de müzik dinleyebilecegim. ne de cok sevdiğim iş olan kazak örmeden mahrum kalacagım.
ama belki işten eve dönerken müzik dinleyebilirim.
neyse.




I’ll tell you how my day has been
How the sun has caught my face
How I lul myself to sleep
Waving shadows on my face
Chasing dreams that just passed by
Broken Dreams’I’m just too late
Chasing’Broken Dreams
If only you could keep my warm
If only you could keep me from harm
Chasing dreams that just passed by
Broken dreams’I’m just too late
Chasing broken dreams


Basement Jaxx.





chasing dreams, broken dreams, chasing broken dreams...

eski bir film sanki.

yemin ediyorum tüm günümü bilgisayar başında hiçbir şey yapmadan harcadım. hayır normalde de hep bilgisayar basında oluyorum lakin ne bileyim birşeyler okuyorum, bir iki fotografla oynuyorum, birşeyler araştırıyorum şeklinde geçiyordu ama bu sefer hiçbirşey yapmadım.
bir ara cerenle konustum. bir iki foruma baktım. sonrası ise hep boş boş ekrana bakıp forum sayfasında f5'e basarak öldürdüm.


Sadece deliler ve aptallar hayatlarını boşa harcarlar.


ben hem aptal hem de deliyim. hayatımı nasıl da harcıyorum haddi hesabı yok hani. bir durup bir kendime çeki düzen vereyim de demiyorum hiç. resmen içim geçmiş şekilde evden de cıkmayarak yaşıyorum.
uff. neyse işte çok sıkıcı ve bir o kadar da sakin ve huzur dolu (!) bir hayatım var yani. bugün daha da bir sakin, huzur dolu ve sıkıcıydı işte.
Maria Callas'ın bir güzel videosuna denk geldim ki yıl 1962. sanırım o yıllarda herkes pek bir mutluydu. yani o yıllara ait hangi filmi izlesem, videoya denk gelsem insanların ayrı bir havası var ve çok mutlular gibi. daha mı kalitelilerdi de yoksa sadece kaliteli olanlar mı özenle seçilip kamera karşısına geçirilirdi bilemem ama Maria Callas'ın bu videosundaki ışıltısı, hal ve tavırları cidden tam anlamıyla o yıllardan oldugu belli. videoya bayıldım şahsen.
buradan izleyebilir ve dinleyebilirsiniz
Carmen HABANERA ise ayrı güzeldir. nedense çizgi filmleri hatırlatır bana ama neyse.


ah ben de onun gibi elime belime koyup mutlu mutlu şarkı çığırabilmek isterdim. ayrıca yüz mimiklerine de bayılıyorum. =)


hadi bakalım hayırlı olsun elma sezonunu açtım!
hem de annemin bitiremediği elmasının son kalan dilimi ile. bir de giderken tabagı da bırak dedim. tuhaf tuhaf baktı suratıma. elmayı soymuş ve güzelim kabukları çöpe atacaktı. büyük bir israf.
çocuklugumdan beri yaptıgım iştir milletin tabagından elma kabuklarını toplayıp yemek...




dip not: fotoğrafı geçen yıl çekmiştim. bugün yediğim elma kabukları kırmızıydı.
umarım sayfa açılırken artık sorun yaşamadan blog sayfama ulaşabilirim. çünkü ciddi anlamda bu durum sıkıcı olmaya başlamıştı. iyi ki kötü bir şekilde bir iki konudan bahsediyor olmak insana iyi geliyor ki bunun yanında birçok kişinin ilginç gördüğü, paylaşmak istediği konuları okumak, fotoğraflara bakmak ise ayrı zaten. kolum kanadım kırılmış gibi hissediyordum.
bu arada annemin de ısrarları ile (hep zaten annem ısrar ediyor herşeyde ya neyse işte) kendime bir web-cam denilen aygıttan aldım. en minik ve en ucuzunu aldım ki ne de olsa kullanmıyacagımı biliyordum. ve bilin bakalım ne oldu? ilk akşam kurdugum gibi bir çocuk hevesiyle msnden kameralı görüşme yapacak kişi aranmaya başladım. herkese de öyle kamera açacak cesaretim de olmadıgı için bir iki kişiye kısa süreliğine kamera açtım. bahanem de hazırdı: çalışıyor mu diye deneme amaçlı. zaten saolsun bir kız arkadasım "hee çalışıyormuş" diyip pat diye kamerayı kapadı ya nasıl sinir oldum ona anlatamam. ben burada çocuklar gibi ilk defa kendime ait bir kamera almışım, kurmuşum ve istediğim zaman görüntülü sohbet yapabilme özgürlüğüne sahip olmanın heyecanı yaşarken... off neyse işte. en son zaten yan odadaki sevgili kardeşime kamera açtım. ahahahaha.
bu da böyle bir anımdı işte.
ama iyi ki sonbahar geldi de havalar serinledi şöyle. gerçi belediye otobüslerindeki ter kokusunu bir süre daha çekecegim gibi görünüyor. kardeşim askere gitseydi de araba tamamen bana kalsaydı...





sonbahar geldi de cogu kişi söylense de ben seviyorum sonbaharı. sonrasında gelen kışı da seviyorum. ah bir kış böyle buz gibi geçse hani kar yağsa yerler buz tutsa...
ama yok bu istanbul kışı bir farklı yaşıyor ama olsun.



ortaokuldayken kızılderili bir kabilenin kaybolan çocukları olduguma inanırdım.
düşünmezdim. inanırdım!
sonra da babamın babası tarafını gezdiğimiz bir sene kesinlikle araplarla bir bagım oldugunu düşündüm. çocuktum işte.
ama babamın babannesinin kıpkırmızı saçları cam mavisi gözleri vardı. hala aklımdan cıkmaz.
ve böyle böyle ben gerek kendim hakkında gerekse etrafımdaki insanlar yada ailem hakkında cok hikayeler uydurarak çocuklugumu harcadım. ama hep dayımın suçu. seni kömürlükte bulduk şakaları ile çocuk beynimin düzgün işleyişini bozdu. sonra da clementine suç bulmam yersiz olurdu. çocukken nasıl da bayıla bayıla izlerdim. neyse clementin ile ilgili bir ara herkes yeterince konusup yorumlar yapmışlardı.
bugün ise çocuklugumda ayıl bayıla izlediğim bir başka hayal kahramanı olan dorothy i izleyecegim. The Wizard of Oz (oz büyücüsü) isimli filmin en harika versiyonu olan 1939 yılı yapımı filmi bugün izlemek niyetindeyim. ne güzel bir filmdir ki dorothy karakterini canlandıran Judy Garland ın tatlığı da cabası.




bu ayakkabılara bayılıyorum. ben de istiyorum. hala istiyorum hani o kadar çok bayılıyorum.
iki gündür blog sayfalarını açmada sorun yaşıyorum. daha doğrusu sayfaları açamıyorum. açtığım zamanda hemen birşeyler yazmalıyım telaşına kapılıyorum. şu halime bakın. o değil de televizyonda konuşan adamın milletvekili olduguna inanamıyorum. bu insanları dinlenebilir kılmak için diksiyon dersleri vermeleri gerekmez mi? ses tonu ve hızlı konuşması beynimi tırmalıyor resmen.
herneyse.

Günce arşivi

Okuyucular